Arsa

Kaç zamandır aklımdaydı da nasıl yazsam diye kafamda kurgulayıp duruyordum. Eskiden mahalle aralarında boş arsalar vardı. Bu arsalar ya hiç üzerlerine bir şey yapılmamıştı veya eski ahşap binalar yanarak heba olduğundan kaldırılmış ve boş olarak muhafaza edilmekteydiler. Bu arsalar da mahallenin çocukları için en güzel oyun alanlarının başında geliyordu. O zamanlar arabalar bu kadar çok olmadığından ve otopark mafyası gibi oluşumlar da türememiş olduğundan, sahipleri ölmüşse veya bir şekilde üzerlerine yeni bir şeyler kondurmamışlarsa birileri buraları sahiplenmiyorlardı. Sadece yakacak odun satan oduncularla nasıl olduysa yürüyemeyecek durumda hurda hale gelmiş motoru sökülmüş araçlar bu arsalara terk ediliyorlardı.

Futbol oynamayı seven mahallenin oğlanlarının en gözde oyun sahaları tabi bu arsalar oluyordu. Sokaklarda da top oynadığımız oluyordu. Ancak dar olan sokakta karşıdakini geçmek çok kolay olmadığı gibi aralarda geçen arabalar yüzünden oyun sık sık durduruluyor, araba geçtikten sonra herkesler oyun durduğu andaki pozisyonuna geri dönüp kaldığı yerden oyunu sürdürüyordu. Tabi bu arada bazı uyanıklar durumlarını biraz daha iyileştirdikleri gibi hızla gitmekte olan oyuncu da durmak zorunda olduğundan o ataktan hayır gelmiyordu.
Bakırköy’de hatırladığım ve çok uzun süreler boş olan arsa üzerinde top oynamak da diğer arsalarda oynamak kadar zevkliydi. Arsa büyük olduğundan kenardaki oduncunun dizip ara sıra ağır çeksin diye suladığı odunlardan uzak mutlu mesut yaşıyorduk. Tabi arada orantısız güç kullananların savurduğu şutlar odunlara çarpsa da o zamanlar çoklukla kullanılan plastik veya daha sonraları çıkan ve “onbeş liralık top” diye anılan topların güçleri fazla olmadığından odunlara zarar veremedikleri gibi odunun üzerindeki kabuğun ters bir yerine çarparak kendilerini patlattıklarına da çok rastlanıyordu.
Gene bir maç yapmış olmanın dayanılmaz yorgunluğu içerisinde sokağımıza doğru giderken köşedeki oduncunun bize gelip odunlarını yıktığımızı şikayeti hala aklımdadır. Biz bir şey yapmadık demeye çalışsak da adamın “SİZ YAPTIZ” deyişini hiç unutamam. Sonuçta adam bir şey elde edemedi ama bana bu yazıyı yazarken birkaç satır kazandırmış oldu.
Bir yaz tatilimizde ninemin bir mektubunu postaya vermek üzere Bakırköy merkeze inmiştim. Dönüşte de minibüslerin geçtiği İncirli Caddesi yerine önce cami içerisinden geçip daha sonra arsanın da bulunduğu sokaktan geçerken arkadaşlarımın top oynamak üzere arsada toplandıklarını gördüm. Normal şartlarda oyun oynamak üzere dışarı çıkmamış olduğumdan annemlere haber vermem ve maça öyle başlamam gerekti ama maçın başlamak üzere oluşu ve serde çocukluk oluşundan maça başladım. Bu arada da evde gün olduğunu ve evde birden fazla misafir teyze olduğunu da antiparantez belirtmeliyim.

Maç için taştan kaleler kullanıyorduk ve bazen top kalenin tam taşının üzerinden geçtiğinde taraflar arasında anlaşmazlık da çıkmıyor değildi. O zamanki maçlar iki devre olarak oynanırdı ve en popüler olanı “Beşte devre Onda biter” olanından oynamaya karar verilmişti. Maç beşte devre onda biter şeklinde oynandığından onuncu gol herhangi bir taraf tarafından atılana kadar devam edeceğinden oyunun ne kadar süreceği tamamen iki tarafın o günkü performansına kalmıştı. Genellikle takımların gücü oyun başladıktan sonra belli olsa da bu gücü eşitleyecek bir oyuncu değişikliğine gidilmez ve ilk yarıda kim nasıl oynadıysa ikinci yarıda da aynı oyun devam edeceğinden maçlarda skor ilk yarının iki katı gibi biterdi.
Şimdi benim maç yapıma gelirsek, arkadaşlarımın arasında kısa boylu sayılmayacak bir fiziğimi ve ilkokul ikinci sınıftan beri takmakta olduğum gözlüğümü düşünerek kendimi oyun içerisine fazla sokmadan ve tüm oyunu kontrol edebilecek konumda genellikle defansta yer alırım. Bu sayede hem uzaktan gelen şutlarda hem de topu hep önümde kalacak şekilde karşıladığımdan daha kontrollu bir oyun oynardım.
O günse farklı bir oyun oynayasım gelmişti. İlk yarıyı 5–1 gibi kötü bir skorla geride bitirince biraz inisiyatifi almak ihtiyacını hissetmiştim. İkinci yarıdaki oyunumu düşünüyorum da “acaba içime bir uzaylı mı girmişti?” diye sorasım gelmiyor da değil. Rakip de ilk yarıda beşe karşı bir gol yemiş olduğu için hafife alınacak bir durumda da değildi. Ama sahada bir dev vardı. Allem ettim, kalem ettim ve sonuçta maçı ona dokuz kazandık. Bu arada öyle hırla oynamıştım ki bir mücadele esnasında yaklaşık bel hizasında bir topa kafa ile müdahale ederken fazla kalkmış bir ayağın ucu gözümün kenarına isabet etmiş ve küçük bir kanama olmuştu. Ancak içime giren uzaylı yüzünden bu durumu fazla da önemsememiştim. Muhteşem oyunumu gollerle süsledikçe gaza gelmiştim ve durumdan tırsan rakibin de paniklemesinden maçı koparıp galibiyeti kotarmıştık.
Maç sona erdiğinde mağrur bir eda ile sokağımın yolunu tuttum. Hava da bir yaz günü olması nedeniyle sıcak, evde de gün olması nedeniyle midevi zevkleri doruğa çıkaracak beslentilerle dolu olduğundan zaten işini yapmış adamların gururlu hisleriyle eve vardım. (az önceki cümlede şimdiye kadar Türkçede var olmadığına inandığım bir kelime kullandım, inşallah ileride “öz itişimli oturgaçlı götürgeç” veya “gök konutsal avrat” benzeri kulaklarda yer edebilirse ne mutlu bana). Kapıyı çalıp da kan ter içerisinde beni karşısında gören annem önce beni karşısında etli ve canlı gördüğü için biraz rahatladı ama ter ve özellikle kan içerisinde olmamdan fena halde şaşırarak panikledi. Bense bırakın durumumda bir farklılık görmek, zafer kazanmış kumandan edasında olduğumdan annemin paniğine bir anlam veremedim. Yüzüme gerekli pansuman yapılırken kaşımın yanındaki tekmenin de hatırı sayılır bir darbe olduğun geç de olsa anlamıştım.
Çocukluğumuzdaki bahçeye çıkma özgürlüğünün ne kadar hoş bir şey olduğunu çocuklarımıza nasıl anlatabiliriz diye düşününce bunun çok da mümkün olmadığını ancak güvenli siteler içerisinde parka çıkabilen yeni neslin ne kadar da dış dünyadan kopuk oldukları için bize göre şansız olduklarını görebiliyorum. Birkaç sene evvel bir İngiliz yazarın sırf bu sebepten, yani sokakta oynayan çocuk olmadığından sokağa fırlama riski azaldığından sokak aralarında giden araçların hızlarının arttığını gözlemleyen yazısını okuduğumdan beri bu konu kafamdan çıkmıyor.
Kutlunun Katkısı:
Evet, ilkokuldayken karşılaşan arkadaşların “nereye gidiyorsunuz?” sorusuna cevaben “Arsaya, maçımız var” cevabı kulaklarımda yakılanıyor, o yıllarda Arsa = Mahallenin Stadyumu demekti. mahalle maçlarında her mahallenin bir arsası vardı, maçtan önce kimin arsasında yapılacağı konuşulurdu, o yıllarda arsa kelimesinin anlamını bilmediğimden halen bana futbol oynanacak sahanın da ötesinde arkadaşları aradığımda onları bulacağım yer mânâsını verir.

2 yorum:

UFUK ÇİZGİSİ dedi ki...

Ziyaretin ve yorumun için çok teşekkür ederim arkadaşım.sağol.

Asortik Krep dedi ki...

Bakırköy'ün eski zamanlarını daha sık yazsanız keşke :))
Çok eski zamanları değil ama hatırladığım en eski zamanı
1- Özgürlük meydanı yok hali..
2-Vita fabrikasının boş haliydi..
Birde o sahibi ölmüş ya da bulunamayan arsalara eskiden belediye sahip çıkardı,kimse bir şey yapamazdı şimdi ise direk haber verip birilerine komisyon alıyorlar ne yazık ki..